Bugünkü yazımızda, yakın zamanda yenileme çalışmaları tamamlanan “İstanbul Arkeoloji Müzeleri” kampüsünün üç yapısından biri olan Çinili Köşk üzerine konuşacağım. Çinili Köşk, Enderun Hazinesi (Fatih Sarayı) ile beraber “Topkapı Sarayı” yerleşkesinin en eski binalarından biri.
Resmi Adı: İstanbul Arkeoloji Müzeleri – Çinili Köşk
Nasıl Giderim: https://maps.app.goo.gl/hufvZt6Mk9LWztpg7
Giriş Ücreti: Türk vatandaşları Müzekart ile ziyaret edebilir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin üç ana binasından biri olan Çinili Köşk’ün inşası 1472 yılında tamamlanmıştır. Bina o devirde yeni saray olarak adlandırılan “Topkapı Sarayı” nın ilk yapısıdır. Köşk, bugün Gülhane Parkı olarak bilinen Osmanlı’nın klasik döneminde ise adı “Has Bahçe” olan bölgenin hemen güneydoğu sınırında düzlüğe tepeden hâkim bir konumda yeralır. Son 200 yılda yoğun ağaçlandırma sonrası önü ağaçlarla kapansa da, inşa edildiği dönemde parka hâkim doğal bir seyir terası olduğunu söyleyebiliriz.

Bütün Osmanlı klasik dönemi boyunca bildiğimiz tek saray olan Topkapı Sarayı, o dönemde yeni saray olarak adlandırılmaktaydı. Fatih’in fetih sonrası yaptırdığı ilk saray, bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu bölgede yer almaktaydı. Daha sonra “Topkapı Sarayı Akşam Gezisi” başlıklı yazıda işleyeceğimiz nedenlerle, bu eski sarayda yalnızca harem teşkilatı kalır ve 1460’lı yıllarda Topkapı Sarayı’nın inşasına başlanır.

Tekrar Çinili Köşk’e dönersek, Semavi Eyice, TDV İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddede köşkün mimarının belli olmadığından bahseder. Devrin tarihçilerinin abarttığı üzere, binanın planını Fatih’in çizdiği iddiasını kanıtlayacak herhangi bir belgeye rastlanmamıştır. Eyice, ayrıca yapımında ekseriyetle İranlı ustaların çalıştığı yönündeki spekülasyonların, daha çok kitabesinin henüz bilimsel ve doğru bir tercümesinin yapılmamasından kaynaklandığını söyler. Erken dönem Osmanlı tarihi ve sanatı ile ilgili konularda yazılı belgenin çok sınırlı olması, incelenen konuyla ilgili söylentilere dayanmayan çıkarımlar yapmayı biraz engelliyor.
Ancak 15. yy’da yaşayan vak’ânüfûs (tarihçi) Tursun Bey’in tarifine göre bina “tavr-ı ekasire” (İran tarzı) bir binadır; hemen karşısına, şimdi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yer aldığı bir tane de “tavr-ı osmani” köşk yaptırılmıştır. Bugün bu Osmanlı stili köşkün yerinde 19.yüzyılın sonunda yapılan arkeoloji müzesi binası bulunmaktadır. Binanın inşası sırasında çağdaş bir yazar olan Tursun Bey, köşkü Sırçalı Köşk olarak adlandırıyor. Binanın Fatih dönemindeki fonksiyonunun, o zamanlar “Ağa Çayırı” olarak isimlendirilen geniş düzlükte yapılan cirit ve at akrobasi faaliyetlerinin padişah tarafından seyredilmesi için inşa edilen bir alay köşkü olduğu görülmektedir. Öte yandan, padişahın burayı aynı zamanda yazlık dinlence sarayı olarak da kullandığı bilinmektedir.

ARKEOLOJİ MÜZESİ KAPI
Köşk’ün ilk dönemiyle ilgili sınırlı bilgileri aktarmaya burada ara verip, tarih içindeki değişime ve sanatsal özelliklerine odaklanmak istersek, büyük sanat tarihçimiz Semavi Eyice’nin anlatımına dönmekte fayda var.
Çinili Köşk’ün iç cephesi ve girişinde öncelikle firuze ve lacivert çiniler dikkat çekmektedir. Geometrik desenler ve yazı kuşaklarının, girişin çevresini ince bir işçilikle kapladığı görülür. Çinili Köşk ilk olarak iki katlı taş bir yapı olarak inşa edilmiştir. Yapımda beyaz küfeki taşı kullanılmış olmakla beraber, yan ve arka cephe duvarlarının aralarında kırmızı tuğla dolgular da bulunur. Böylece binanın dış cephesinin renkli bir görünüm kazanması sağlanmıştır.
Ayrıca Haliç’e bakan çıkmalı arka cephede, tuğla dolguların alt katı, Orta Asya Türk ve Selçuklu yapılarında sık görülen kilim deseni biçiminde bir süsleme formundadır. Ön cephesindeki revaklar (sütunlarla yapılan çıkıntılar) Fatih Devri tarzıyla uyuşmamaktadır. Bu nedenle bunların 1737’deki yangın sonrasında yapılan tamirde eklendiğini söyleyebiliriz. Maalesef Çinili Köşk’ün ilk inşa halini gösteren ve Alman Generali von Bötticher tarafından elde edilen minyatür albümdeki resme 1944’te bir hava hücumunda Münster’de yandığı için ulaşamasak da, bu minyatürün 1925 tarihli eskiz kopyası, binanın Fatih dönemindeki orijinaline göre formunun ciddi derecede değiştiğini göstermektedir.



Padişahlar 19.yy’da sarayı terk edene kadar köşke hem önem verilmiş, hem de dinleme ve zevk kasrı olarak zaman zaman tamirler yapılmıştır. Park tarafında bulunan Reşat Ekrem Koçu’nun hazırladığı plana göre 7 numaralı odada bulunan “Tavus Kuşu” çeşmesi, kabartmalarıyla ayrı bir estetik katmaktadır. Bu çeşmenin kitabesi hâlâ en doğru şekilde okunamadığından Kanuni’nin torunu III.Murat zamanında mı? Yoksa IV.Murat zamanında mı yapıya eklendiğini bilemiyoruz. Arada yaklaşık 100 yıllık bir fark var 🙂 Ancak aşağıdaki resimden de görebileceğiniz gibi nefis bir şelale-çeşmedir. T tipi bir cami planı taşıdığını söyleyebileceğimiz köşk, 19.yy’de kaderine biraz terk edilmiş; nihayet 1912’de Gülhane Parkı’nın saray dışına çıkarılmasıyla birlikte ıssızlaşmaya başlamıştır.
Bina, nihayet 1873 yılında, o zamana kadar Aya İrini Kilisesi’nde bulunan arkeoloji müzesinin (Asar-ı Atika) buraya taşınmasıyla müze işlevini kazanmıştır. Bu tarihte yapıya girişi kolaylaştıracak merdiven yapısı revakların sonuna eklenmiştir. Ayrıca, iç yapıyı değiştirebilecek birçok oda düzenlemesi de bu dönemde yapılmıştır. İnşa edilen merdivenler Cumhuriyet devrindeki yenileme sırasında kaldırılmış ve orijinal yapısına benzeyen bir giriş planlanmıştır.
Çinili Köşk’te sergilenen eserler kadar, onları barındıran bina da görülmeye değer. Cephedeki değişimler, müzeye dönüşürken gördüğü müdahaleler ve başka yapılardan getirilen çiniler bu düşünce etrafında birleşebilir.
Çinili Köşk’ün mimarisini değerli kılan bir diğer özelliği de dış cephesini ve içindeki odaların bir kısmını kaplayan çinileridir. Bunların bir kısmında bina müze yapıldığında ciddi zararlar meydana gelmiştir. Ancak kapsamlı bir tamirat sonrasında şu anda kalan çini donatılar bina içinde incelenebilmektedir. Odaların duvarlarında yer alan çinilerin yanı sıra bina, 1967 yılından itibaren eski Türk seramik ve çini sanatı müzesi olarak kullanılmakta; Anadolu’nun çeşitli camilerinden getirilen çiniler burada sergilenmektedir. Karaman’daki İbrahim Bey İmaretinden getirilen çinili mihrap eşsiz bir parça olsa da, yerinden koparılmıştır.

Köşk’ün önünde, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin diğer binalarıyla ortak kullanılan bahçede yer alan tılsımlı taş ve Roma döneminden kalan, trajik bir olayın ayrıntılarını içeren lahit kitabesiyle yavaş yavaş turumuzu tamamlayalım.
Kabartmalı sütun büyük olasılıkla Beyazıt’taki Theodosius Forumu’ndan getirilmiş olmalı, ancak Evliya Çelebi Seyahatname’sinin girişinde tasvir edilen İstanbul’un tılsımlı taşlarına tip olarak çok benzemektedir. Halen ülkemizin en müstesna arkeoloji müzesinin bahçesinin tam ortasında bu kültürel mirası kem gözlerden korumaktadır. Öte yandan, aşağıda gördüğünüz kitabede da antik dönemlerde yaşanan büyük bir trajedinin izleri vardır. Lahit üzerindeki şahlanmış at ve çocuk figürünün üzerinden, “Ben oyun oynayan yedi yaşında bir çocuktum; üstüme hızla gelen bir atın çarpmasıyla öldüm.”yazmaktadır.


Çinili köşke veda ederken, yazımızı okuduktan sonra müzeyi ziyarete gidecek okuyucularımıza köşkün hemen yanında bulunan tarihi sütun ve mezar taşlarının süslediği bahçe içerisinde bulunan çay bahçesinde bir kahve içmelerini şiddetle tavsiye ederim…